Öncelikle beni Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler adlı kitabı ile tanıştırdığı için Evren’e teşekkür ediyorum. Diğer kitapları gibi roman değil, toplumların neden etnik kimlikleri veya dinleri uğruna savaştıklarını ve neden bireylerin bu değerlerini canlarından önemli tuttukları üzerine denemeler içeren bir kitap diyebilirim.
Bir insanın kaç kimliği olduğu ve bunlara verdiği önem ile başlıyor kitap. Çarpıcı bir örnek olarak Saraybosnalı bir insan verilmiş. Bu insanın 1980 yılında kendisini öncelikle bir Yugoslav olarak tanımlayacağı, yıllar sonra Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu ve Müslüman geleneğinden geldiğini söyleyeceği, savaş zamanı her şeyden önce Müslüman olduğunu söyleyeceği ve günümüzde Boşnak olduğunu ve ülkesinin gelecekte bir zaman Avrupa Birliği üyesi olmasını umduğunu belirteceğini söylüyor Maalouf. Buradan hareketle insanın bir kimliği olmadığını, din, dil, etnik kimlik, gelenekler, sosyal çevre, yaşam tarzı gibi çeşitli konularda farklı aidiyetlere sahip olduğunu ve günün şartlarına göre bu aidiyetlerin önem sıralamasının değiştiğini vurguluyor. Kendisinin de Lübnanlı bir Arap, bir Hıristiyan ve bir Fransız olması gibi.
Aidiyetin güçlenmesi tehdit altına girmekle doğrudan ilgili. Türkiye’deki Kürt sorunu ve dindarlık tehditlerini örnek alırsak:
- Eğer insan dinini tehdit altında görüyorsa öncelikle dini birlikteliğe bağlı kalır: Kurtuluş savaşına Kürtlerin katılması ve sonrasında siyasi alanda da işgalci kuvvetlere karşı durulması
- Eğer insan etnik kimliğini tehdit altında görüyorsa bu kimliğini: Kürtlerin, sayıları bugün azalmış olmasına rağmen ‘Kürt yoktur, Kürtçe yoktur’ diyen veya kültürel hakların verilmemesini savunan Türk milliyetçilerine karşı ‘önce etnik kimliğimiz’ demeleri
- Eğer insan yaşam biçimini şeriat tehdidi altında görüyorsa laik kimliği ön plana çıkar ve diğer aidiyetleri gözetmeksizin bunu savunur.
- Ve günün birinde Türkiye’deki herkesi korkutan önemli bir dış tehditle karşılaşılırsa, tüm vatandaşların dindarlık ve etnik kimlik gözetmeksizin vatanseverlik kimliklerinin ön plana çıkacağı gibi.
Ben de şu an için kendi aidiyetlerimi önem sıralamasına soktuğumda şunları gördüm:
1) Doğaseverlik/insanseverlik: Yani çevre kirliliği, insan haklarının ihlali gibi konularda sebep ülkem, milliyetim, dinim v.s. gibi aidiyetlerimi ikinci plana atıp dünya ve insanlığın iyiliğini düşünme. Örneğin bir ideal uğruna tetikçi ya da intihar bombacısı olmama, vatanım milletim deyip doğanın ağzına etmeme, insanlara işkence etmeme.
2) Vatanseverlik: Ülke bütünlüğü ve halkın can güvenliği söz konusu olduğu durumlarda, etnik kimlik, siyasi görüş, din farkı gözetmeksizin bunu savunma
3) Yaşam tarzı, özgürlük, modernlik: Din tehdidi, darbe tehdidi gibi durumlarda yani yaşamsal aktiviteleri, hareket ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanacağı durumlarda buna karşı çıkma. Bu konuda aynı fikirde olunanlarla veya en azından şiddete başvurmadan bunu tartışabilen uygarlıkta insanlarla dil, din, ırk farkı gözetmeksizin beraber olma.
4) Etnik kimlik: Türk olma. Yukarıdaki insani, vatani ve yaşama dair öncelikleri ciğnemeyecek derecede milliyetçiyim. Burada vatan olarak Türkiye’yi, milliyetçi derken de Türk ırkından olmayı kastettim.
5) Dini kimlik: Müslümanlık. Kişisel olarak dini inancım yok ama kültürel olarak Müslüman bir toplumda yaşamaktan ileri gelen geleneklere, ahlak kurallarına bir nebze bağlıyım. Yani Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasında benim için fark yoktur diyemiyorum.
Maalouf’un dediği gibi hayatlarımızda (kişisel veya dış kaynaklı) sarsıcı değişiklikler olursa bu öncelikler değişebilir. Mesela Türkiye’de olmaktan dolayı hem devlet hem millet tarafından kazık yediğim hayal kırıklığına uğradığım bir durum oluşursa vatanseverlik ikinci sıradan aşağı düşebilir veya bir gece vahiy gelir de dindarlaşırsam “Evvela Müslümanım” diye gezinmeye başlayabilirim :)